ANALİZ - TÜRKİYE’NİN SURİYE STRATEJİSİ ORTA DOĞU’NUN BATISINI ŞEKİLLENDİRİRKEN, TERÖR TOPLULUĞUNUN SURİYE’DE SİSTEMATİK ÇÖZÜMÜ; ABD, TÜRKİYE, SURİYE, IRAK VE İSRAİL ÜZERİNDEN ANALİZİ

ANALİZ - TÜRKİYE’NİN SURİYE STRATEJİSİ ORTA DOĞU’NUN BATISINI ŞEKİLLENDİRİRKEN, TERÖR TOPLULUĞUNUN SURİYE’DE SİSTEMATİK ÇÖZÜMÜ; ABD, TÜRKİYE, SURİYE, IRAK VE İSRAİL ÜZERİNDEN ANALİZİ

HABER TARİHİ: 29 Ocak 2026
569 Kişi okudu

TÜRKİYE’NİN SURİYE STRATEJİSİ ORTA DOĞU’NUN BATISINI ŞEKİLLENDİRİRKEN, TERÖR TOPLULUĞUNUN SURİYE’DE SİSTEMATİK ÇÖZÜMÜ; ABD, TÜRKİYE, SURİYE, IRAK VE İSRAİL ÜZERİNDEN ANALİZİ

Yasutay SAĞDIÇ

Dış Politika ve Güvenlik Analisti

ÖZET

Türkiye’nin Suriye merkezli hamlesi, yalnızca terörle mücadele bağlamında değil, değişen bölgesel ve küresel dengeler içinde şekillenen stratejik bir dış politika yaklaşımı olarak değerlendirilebilir. Rusya-Ukrayna savaşı, İsrail-Filistin hattında artan istikrarsızlık ve ABD’nin Orta Doğu’daki önceliklerini yeniden tanımlaması, Türkiye’nin diplomatik hareket alanını genişletmiştir. Bu süreçte Türkiye, dengeli diplomasi ve uluslararası hukuk vurgusuyla güvenilir bir aktör konumunu güçlendirmiştir.

ABD’nin Suriye’de P.Y.S (PKK/YPG/SDG) yapılanmasına verdiği desteği sınırlaması, Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği güvenlik kaygılarının diplomatik düzeyde karşılık bulduğunu göstermektedir; ancak bu durum, ABD’nin bölgedeki varlığını tamamen sonlandırdığı anlamına gelmemektedir. PKK terörünün uluslararası alanda “Kürt sorunu” başlığı altında sunulması, Türkiye’nin egemenliğine yönelik bir baskı aracı olarak kullanılmış olsa da Türkiye’deki Kürt vatandaşların bu yapılarla bağ kurmadığı yönündeki toplumsal gerçeklik, meselenin etnik değil güvenlik temelli olduğunu ortaya koymaktadır. Suriye’de zayıflatılan terör unsurlarının Irak’a yönelme ihtimali yeni riskler üretirken, Irak yönetiminin bu sürece yaklaşımı büyük ölçüde iç siyasi dengelerle ilişkilidir. İsrail ile YPG-SDG arasında gelişen temasların ise bölgesel dengeleri kalıcı biçimde dönüştürmekten ziyade Türkiye’nin stratejik konumunu güçlendirdiği görülmektedir. Genel olarak Türkiye’nin Suriye politikası, askeri ve diplomatik araçların birlikte kullanıldığı bütüncül bir stratejiye dayanmaktadır.

1. TÜRKİYE’NİN SURİYE HAMLESİ, DÜNYA OKUMASI VE İLİŞKİLERİ

Türkiye’nin uzun süredir yoğun biçimde yürüttüğü diplomatik ilişkiler, Orta Doğu’da başarının sağlanmasında önemli rol oynamaktadır. Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan sürecin dengeli biçimde yönetilmesi, Avrupa’nın Asya ile baş başa kaldığı sorunlara Türkiye’nin tarafsız yaklaşımı, İsrail’in Filistin’i işgali gibi gelişmelerin yaşandığı bir dönemde Birleşmiş Milletler’de uluslararası hukukun değerlerini savunarak yüksek sesle barış çağrısında bulunması ve işgalin sonlandırılmasına yönelik tüm çabaları, uluslararası toplum nezdinde Türkiye’nin değerinin artmasını kaçınılmaz kılmıştır. Her şart ve durumda barış ve istikrardan yana olan duruşu, bölge içi ve bölge dışı tüm aktörler üzerinde yumuşak güç kullanımı sayesinde güvenilirliğini böylesine karmaşık bir dönemde yeniden kanıtlamasıyla sonuçlanmıştır.

Türkiye, ABD’yi doğru ve önceden okuyabilen bir ülke olması sebebiyle bugün Suriye’den P.Y.S. (PKK, YPG, SDG) terör topluluğunu kazımanın yöntemini, ABD’ye karşı çeşitli enstrümanlar kullanmadan diplomatik yollarla kabul ettirmeyi başarmıştır. ABD çıkarlarının Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüştüğü bir dönemden geçilirken, ABD Suriye’deki önemli aparatı P.Y.S.’den tamamen vazgeçmeden desteğini çekmiş ve bunu ABD Başkanı Donald J. Trump’ın basın toplantısı sırasındaki söylemleriyle kamuoyuna açıklamıştır.

Son gelişmeler ışığında Türkiye’nin Orta Doğu’daki eli oldukça güçlenmiştir, ancak bu güç, ABD’nin Suriye’de Türkiye’ye duyduğu ihtiyaca dayanmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin, Türkiye’yi Orta Doğu’da barışı getirebilecek tek aktör olarak görmesinin nedenleri bulunmaktadır. Ayrıca Trump

yönetiminin ABD NSS 2025 belgesinin ana hatlarında belirtilen güçlü ittifaklar kapsamında, Türkiye’nin NATO’nun ikinci büyük ordu gücüne sahip olması gibi faktörler çerçevesinde değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Türkiye’nin tam desteği ve planlamasıyla Suriye’yi yeniden yapılandırma süreci sancılı ve uzun geçmesine rağmen, ABD için geçici hükümet olarak ilan edilen Şam-Şara yönetiminin kalıcı bir hükümet olma yolunda ilerlemesi ve güvenilirlik oluşturması dikkatle takip edilmelidir. Buna ek olarak, Suriye’de yapılacak olası bir seçim sürecinde tüm faktörlerin iyi analiz edilip değerlendirilmesi gerekmektedir. İstikrarın, barışın ve bütünlüğün devam edebilmesi açısından Türkiye’nin gerekli önleyici tedbirleri alması kaçınılmazdır. Şam yönetiminin önceliklerinin büyük ölçüde Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüşmesi tesadüfi değildir. Bu bağlamda, Suriye’de istikrarın sağlanmasıyla uzaklaştırılan terör yapılanmalarının Irak’ın kuzeyine sıçrama ihtimali de yakın ve olası görünmektedir.

2. PKK TERÖRÜNÜN KÜRT SORUNU OLARAK TANIMLANMASI

19. yüzyıldan itibaren kurulan ulus devletlerin dünya sistemi içinde kabul gören yönetim biçimi haline gelmesi ve modern devlet anlayışının olgunlaşmasıyla birlikte, milli ve üniter yapıya sahip, özellikle de devlet geçmişi bulunan milletlerin yeniden devletleşmesi dönemin konjonktüründe ideal yönetim biçimi olarak görülmekteydi. Ancak bu sistemin dışında kalan ve devletleşme ihtimali bulunmayan etnik kökenler, süreç içinde yalnızca varlıklarını sürdürebilmekle yetinmişlerdir. Yıllar içerisinde bu mesele, bir ülkenin başka bir ülkenin iç işlerine karışmaması ilkesi gereğince doğrudan egemenlik ihlali ve uluslararası hukukun çiğnenmesi olarak nitelendirildiğinden, başka bir ülkenin iç işlerine örtülü biçimde karışma durumunda etnik köken meseleleri her zaman maliyetsiz ve doğal bir mekanizma olarak kullanılmıştır.

Ancak 1980’li yıllara gelindiğinde bu mekanizma popülerlik kazanmış, özellikle Orta Doğu ve Türkiye’de etnik kimlik ve mezhepsel ayrımcılıklar üzerinden iç karışıklıklar oluşturulabilmiştir. Bu mekanizma, etnik kökenlere uzun vadede elde edilebilecek kazanımlar sunarak, ülkelerin egemenliklerini ve toprak bütünlüklerini ihlal etmek ve iç karışıklıklara sebebiyet vermek karşılığında özerklik gibi vaatlerle kullanışlı aparatlar haline getirilmiştir. Bu süreçte örgütlenen grupların dışında kalan, ancak aynı etnik kökene sahip sivil vatandaşların sosyal ve kültürel anlamda zarar görmesine, toplum içerisinde ayrışmasına ve hedef haline getirilmesine neden olunmuştur.

Türkiye ise 1970’lerin sonlarından itibaren PKK terörüyle, Kürt meselesi adı altında iç güvenlik, egemenlik ihlali ve sınır güvenliği gibi sorunlara maruz kalmıştır. Kürt meselesi olarak adlandırılan bu durumun, uluslararası sistem içinde Türkiye’ye bir zaaf olarak dayatılmış olması inkar edilemez bir gerçektir. Yabancı aktörler ve devletler tarafından desteklenen PKK terörü, tüm Kürt kökenli Türk vatandaşlarını ideolojik olarak bu meselenin içine çekmeyi amaçlamıştır. Ancak gelinen noktada görülmektedir ki Türk vatandaşı olan Kürt kökenli vatandaşların ülkelerinden memnun ve müsterih oldukları, kendi vatanlarından başka bir vatanda yaşamak gibi uç düşüncelerinin bulunmadığı, mevcut işlerinden istifa ederek sözde Rojava bölgesine gitmeyi düşünmelerinin ise günlük yaşamın doğasıyla örtüşmediği açıktır. Ayrıca Türkiye içerisinde var olan terör sorununun yıllarca uluslararası toplum nezdinde bir hak arayışı olarak tanımlanması, uluslararası hukuk ihlali olarak tarihe geçmesi oldukça önem arz etmektedir. Bu bağlamda, ülke dışına itilen terör unsurlarının daha sonra Suriye’den de koparılıp Irak’a gönderilmiş olmalarına rağmen, gelecekte oluşabilecek tehditlere karşı hazırlıklı olmak amacıyla Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit eden bu durum karşısında önleyici meşru müdafaa hakkını kullanmaya devam etmesi kaçınılmaz olacaktır.

3. IRAK RAHATSIZ, ANCAK BU BİR KÜRT MESELESİ DEĞİL KOLTUK MESELESİ

Irak yönetiminin Suriye’de yaşanan gelişmelerden rahatsız olmasının nedeninin, bölgedeki Kürtlerin güvenliği ya da varlıklarını sürdürmeleriyle ilgili olmadığı yönünde değerlendirme yapmak, bölgenin geleceği açısından oldukça önemlidir. Gelecekte yaşanması muhtemel senaryolar düşünüldüğünde, KCK yapılanmasının Irak’ta bulunması ve bu yapının milis gücünün Suriye’den Irak’a kayması, KCK yönetimi için bir fırsat oluşturma ihtimalini gündeme getirmektedir. “Hazır burada toplandık, o zaman biz de buradan payımızı alalım” düşüncesinin hakim olacağını söylemek abartılı olmayacaktır. Barzani’nin YPG-SDG’nin kendi sınırları içerisine girmemesi için bu sürece çözüm aramaya çalışması ve bu durumu ileri götürerek Avrupa ve özellikle Papa ile Suriye’deki sürece acil müdahale ve çözüm talebinde bulunması, sınırları içinde bulunan KCK yapılanmasının büyümesinin önünü kesmeye yönelik bir çaba olmasının dışında farklı bir amaç taşımadığı şeklinde değerlendirilmelidir.

Suriye’den silahlarıyla birlikte gelecek olan P.Y.S. örgüt mensuplarının, yerleşik hayata geçmiş ve uzun zamandır normal yaşamını sürdüren Irak Kürtlerinin toplumsal huzurunu bozacağı yönündeki görüşün ilerleyen dönemde daha baskın hale geleceği öngörülmektedir. Irak’ın, YPG-SDG milislerini İran’a yönlendirme çabası kapsamında, PJAK kolunu güçlendirme bahanesiyle bu yapıyı İran’a yönlendirmeyi Batı tarafından talep edebileceği değerlendirilmelidir. İran’daki olayların derinleştiği bir dönemde, ABD’yi Suriye’den Irak’a geçebilecek YPG-SDG milislerinin İran’a gönderilmesine ikna ederek, başta Barzani yönetimi iktidarını, sonraki aşamada ise uluslararası toplumda Kürtlerin tek temsilcisi olma amacıyla ilerleyeceği öngörülebilir. Türkiye’nin Irak’ın bütünlüğü için göstereceği çaba, YPG-SDG yapılanmasının bölgede barınmasını engelleyeceği durumu değerlendirilmelidir. Türkiye YPG-SDG iltisakı bulunmayan masum sivil Kürtlerin haklarının Suriye ve Irak’ta korumaya yönelik bir yumuşak güç hamlesi gelecekte terör faaliyetlerinin yapılmasının önüne geçmek açısından oldukça yerinde olacaktır. Bu bağlamda, Irak’ta bulunan tüm Türk’lerin haklarının Suriye de bulunan Kürtler arasında eşitlenerek hak sürekliliğini sağlamada önemli ölçüde faydalı olabileceği düşünülmelidir.

4. İSRAL – SDG İTTİFAKININ STRATEJİK HATASI TÜRKİYE’Yİ GÜÇLENDİRDİ

Orta Doğu, bugüne kadar İsrail tarafından şekillendirileceği tartışmaları üzerinden değerlendirilmiştir. Büyük İsrail Projesi’nin tam anlamıyla uygulanacağı yönündeki görüşler, birçok akademisyen ve araştırmacı tarafından sıklıkla tartışılmıştır. Ancak Trump politikalarının son dönemde İsrail’i yalnızca ticari bir ortak olarak görmesiyle birlikte, BİP gibi projelerin uzun bir süreliğine rafa kaldırıldığı gerçeği göz ardı edilemez hale gelmiştir. ABD’nin Çin ile yürüttüğü kutup mücadelesinde çok sayıda ittifak ve devlete ihtiyaç duyduğu böylesine önemli bir süreçte, özellikle İsrail’in Orta Doğu’da komşularıyla yaşadığı çatışmalar ve bölgede gerilimi sürekli tırmandıran tutumu gibi gerçeklerle yüzleşilmesi, İsrail’in uluslararası toplum nezdinde koşulsuz ve şartsız savunulamayacağı gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

İsrail ile YPG-SDG ittifakının stratejik hatasının öncelikli olarak İsrail’in ABD ile olan Suriye anlaşmazlıklarından kaynaklandığı ve bu anlaşmazlıkların YPG-SDG yi dolaylı olarak etkilediği, vazgeçilebilir kıldığını belirleyici bir unsur olarak ön plana çıkarmaktadır. Suriye içinde Türkiye’nin kurumsallaşmasına karşı, İsrail’in ABD’ye olan tepkileri Suriye meselesinin mevcut stratejisinde İsrail öncelikli değişiklik yapılmasına etki etmediği gibi aksine dirsek temasında bulunduğu YPG-SDG’yi de önemli ölçüde etkisizleştirdiğine işaret etmektedir.

Bu bağlamda Türkiye’nin ön plana çıkması kaçınılmaz olmuştur. Barıştan, istikrardan ve bütünlükten yana bir politika izlemesi, uluslararası sistem içindeki etki alanını arttırmıştır. Aynı şekilde, bölgesel ve

küresel ölçekte güvenilir bir profile sahip olması, bölge ülkeleri açısından Türkiye’nin doğal bir hami devlet olarak görülmesine neden olmuştur. Tüm bu süreçlerin bir araya gelmesiyle Türkiye’nin ilk hamlesi, acil bir mesele olarak değerlendirdiği Suriye’de bulunan PKK-YPG-SDG terör yapılanmalarının sınırlarından uzaklaştırılması ve Suriye’nin istikrara kavuşturulmasının sağlanması olmuştur.

DEĞERLENDİRME

Mevcut tablo, Türkiye’nin Suriye sahasında elde ettiği kazanımların askeri baskıdan ziyade diplomatik zeminde karşılık bulmasıyla anlam kazandığını göstermektedir. Ankara’nın güvenlik önceliklerini uluslararası hukuk, istikrar ve meşruiyet söylemiyle birlikte yürütmesi, Türkiye’yi krizlere tepki veren bir aktör olmaktan çıkararak süreci yönlendiren konuma yaklaştırmıştır. Bu yaklaşım, özellikle ABD’nin bölgedeki rolünü yeniden tanımladığı bir dönemde Türkiye’nin hareket alanını genişletmiş ve sahadaki gelişmelerin diplomasi masasına taşınmasını mümkün kılmıştır.

ABD’nin Suriye’de PKK/YPG/SDG yapılanmasına yönelik angajmanını sınırlaması, Türkiye açısından önemli bir diplomatik kazanım olmakla birlikte bu durum kalıcı bir stratejik uzlaşıya işaret etmemektedir. Washington’un bölgeden tamamen çekilmek yerine araç ve yöntem değişikliğine gitmesi, mevcut dengenin karşılıklı ihtiyaçlara dayalı ve geçici olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan güç dengesi, Türkiye açısından dikkatle korunması gereken kırılgan bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde PKK terörünün uzun yıllar “Kürt sorunu” çerçevesinde sunulmasının sahadaki toplumsal gerçeklikle örtüşmediği giderek daha görünür hale gelmiştir.

Suriye’de etkisiz hale getirilen terör unsurlarının Irak’a yönelmesi ihtimali, bölgesel güvenlik açısından yeni risk alanları yaratmaktadır. Irak yönetiminin bu süreçten duyduğu rahatsızlık, çoğunlukla etnik hassasiyetlerden ziyade iç siyasi dengeler ve iktidar hesaplarıyla ilişkilidir. Türkiye’nin Irak’ın toprak bütünlüğünü önceleyen tutumu, hem sınır güvenliğinin korunması hem de yeni güvenlik boşluklarının oluşmasının engellenmesi açısından dengeleyici bir rol oynamaktadır. İsrail ile SDG arasında gelişen temasların ise bölgesel dengeleri kalıcı biçimde dönüştürmekten çok Türkiye’nin stratejik ağırlığını artırdığı görülmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin mevcut kazanımlarını sürdürülebilir hale getirebilmesi, konjonktürel avantajları dikkatle yönetmesine ve önleyici güvenlik yaklaşımını diplomatik meşruiyetle birlikte sürdürmesine bağlıdır.

KAYNAKÇA

T.C. Dışişleri Bakanlığı. Türkiye’nin Suriye Politikası ve Terörle Mücadele Yaklaşımı. Resmî açıklamalar ve basın duyuruları.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi. Suriye’ye İlişkin Karar Metinleri (2170, 2254).

White House. National Security Strategy of the United States of America. Trump Administration dönemi belgeleri.

U.S. Department of Defense. Press Briefings and Statements on Syria.

International Crisis Group. Syria, Iraq and Kurdish Armed Groups. Bölgesel analiz raporları.

RAND Corporation. U.S.–Turkey Relations and the Syrian Conflict.

Carnegie Middle East Center. Syria’s Fragmentation and Regional Actors.

Chatham House (Royal Institute of International Affairs). Turkey’s Role in Regional Security.

Middle East Institute. Israel, Syria and Non-State Armed Actors.

-------------------------------------

Bu yayının tüm hakları Avrasya Bir Vakfı’na aittir.

Avrasya Bir Vakfı’nın izni olmaksızın yayının tümünün veya bir kısmının elektronik veya mekanik (fotokopi, kayıt ve bilgi depolama vd.) yollarla basımı, yayımı, çoğaltılması veya dağıtımı yapılamaz. Kaynak göstermek suretiyle alıntı yapılabilir.

 

Bu analizdeki fikirler tamamen yazarına aittir.

 



ÜYE GİRİŞİ



Google Analytics Kodunu buraya koyun